20. Suriye Cumhurbaşkanı (2025–günümüz)
Palace wants closer look at ‘China money’ linked to VP husband’s firm
MANILA, Philippines — Malacañang on Friday said former Sen. Antonio Trillanes IV’s claim that a firm linked to Vice President Sara Duterte’s husband received more than P319 million from China should be not be taken lightly, if backed by sufficient evidence. At a press conference, Trillanes said CALE88 Foods Corp., a food company partly owned by
Hizbullah’ın medrese yapılanması Suriye’de HTŞ’li yetkililerle görüştü, hocaları Menzil’i ziyaret etti
Hizbullah terör örgütünün yasadışı medrese yapılanması İttihadululema; ağustos ayında Suriye’ye ikinci çıkartmasını yaptı. İttihadululema’nın HTŞ ile SDG/YPG’nin bütünleşikleşmesinde görev alan Suriye Cumhurbaşkanı Ahmet Şara’nın danışmanı Mustafa Abdul-Rahman Abdi’yi ziyaret etmesi dikkat çekti.
President Ahmed Al-Sharaa on Syria’s next chapter
Syrian President Ahmed Al-Sharaa joins the Atlantic Council to discuss Syria’s future and his government’s priorities for reconstruction, economic recovery, and institutional reform. This episode also explores the evolving relationship between the United States and Syria, the country’s role in regional conflicts, and Al-Sharaa's vision for Syria's path forward. This conversation was recorded during the Atlantic Council’s #ACinNY programming on the sidelines of the United Nations General Assembly. The post President Ahmed Al-Sharaa on Syria’s next chapter appeared first on Atlantic Council.
Son dakika... TBMM Başkanı Kurtulmuş'tan fon soruşturması açıklaması: Yanlarına kar kalmayacak
TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş, Portekiz'e gerçekleştirdiği resmi ziyaret öncesinde uçakta gazetecilerle söyleşi gerçekleştirdi. CNN TÜRK Ankara Temsilcisi Dicle Canova'nın sorularını yanıtlayan Kurtulmuş, fon soruşturması ve Terörsüz Türkiye sürecine ilişkin konuştu; Dicle Canova: Fon krizi ve Borsa İstanbul’daki hareketlerle ilgili değerlendirmenizi almak isteriz. Siyasete de Meclise de konu sıçramış durumda. Bu, fevkalade hassas bir konu, çok büyük bir kitleyi ilgilendiriyor. Bu insanların tamamı 3-5 kuruş biriktirdikleri helal paralarından kazanç elde etmek için borsaya yatırım yapmışlar, bunların paraları üzerinde kim spekülasyon yaptı, kim haksız kazanç sağladıysa burunlarından fitil fitil getirilmelidir, hepsinden hesap sorulmalıdır. Gerçekten bir de helalleşmesinin nasıl yapılacağının mümkün olmadığı bir konu. Yani bir fonda çok sayıda insanın gelecek hayalleri birikiyor, siz o gelecek hayallerine el koyuyorsunuz. Bu affedilemez fevkalade ciddi bir meseledir. Ümit ederim ki Türkiye ekonomisinin, sadece dar bir alanında, borsanın da dar bir alanında etkili olur ve kısa süre içerisinde alınan tedbirler sonuçlarını vererek de Borsa İstanbul selamete kavuşmuş olur. Tabi bu meselenin yapılan yolsuzluk ve spekülasyonlar boyutunun dışında bir başka önemli kısmı da ekonomik güvenlik meselesidir. Bu tür meseleler kendi konusunun dışında etkilere sahip olmaması lazım. Bunun için de ilgili bakanlık tedbirlerini zamanında, vaktinde aldı. Bu tedbirleri belki daha da artırarak Türkiye'de ekonomik güvenlik konusunda en ufak bir tartışmanın gündeme gelmeyeceği bir sürecin yönetilmesi gerekiyor. Aynı şekilde savcılığa intikal etmiş olan bu meselede de savcılıkların son derece titiz, son derece kapsamlı, detaylı çalışmalarla kısa süre içerisinde soruşturmalarını tamamlamaları ve davaların açılmasının temin edilmesi lazım. Ümit ederim ki herkes tarafından titizlikle takip edilen bu konuda yapanın yanına kar kalmayacak bir kararlılıkla meselenin üstüne gidilecektir. Dicle Canova: Burada herkes fona odaklandı ama bir de fonun dışında spot piyasada mağduriyetler var. Fonda 565 bin kişiden bahsediliyor ama burada bir 1 milyon kişilik mağduriyet olabilir. Yani burada onlar bir de kısılıp kaldılar. Her gün taban taban… Bu konuda ciddi bir soruna dönüşebilir. Doğru… Bunlar artık bütün teferruatıyla incelenmeli. Kimsenin mağdur edilmeyeceği tedbirler oluşturulmalıdır. Zaten bizim borsamız öyle çok geniş ve derin bir borsa değil, dar bir borsa. Diğerleriyle kıyasladığınızda hatta çok büyük derinliği olmayan bir borsa. Bu borsada ortaya çıkacak en ufak bir şey yanlış dalgalanmalara sebep olabilir. Yabancı yatırımcının ve içeride de yerli yatırımcının yatırım arzusunun zedelenmemesi lazım. Bence işin hukuki boyutu kadar ekonomik güvenlik kısmının da önemli olduğunu görüyoruz. Dicle Canova: Bazı milletvekillerinin, Genel Başkan Yardımcısı Fatma Betül Sayan Kaya’nın istifası sonrasında isimleri de geçiyor. Eğer savcılık süreci, yargısal boyuta taşırsa ve Meclise tezkere gönderirse bu dönem içerisinde dokunulmazlıkların kaldırılması meselesi tıpkı diğer yolsuzluk süreçleriyle karşı karşıya kalan milletvekillerininkine benzer bir şekilde karşımıza çıkacak mı? Milletvekillerinin dokunulmazlıklarının nasıl kaldırılacağı bellidir. Milletvekillerinin dokunulmazlığının kaldırılması konusunda Meclis Başkanlığına bırakılmış bir inisiyatif yoktur. Mahkemelerden dosyalar geldiği zaman bildiğiniz gibi şu anda 1096 dokunulmazlık dosyası Meclisteki Karma Komisyonda bulunuyor. Gelen tezkere derhal Meclis Başkanlığı tarafından teamül gereği Karma Komisyona havale edilir, Karma Komisyon da eğer isterse bu dosyaları gündeme alır, bu dosyalar üzerinden bir meclis araştırması başlatabilir. Dicle Canova: Sizce Karma Komisyon nasıl bir sonuç çıkartacak? Meclis henüz tatilde, bu konu Meclise gelmiş değil, herhangi bir fezleke oluşmuş değil. Fezlekeler geldiğinde de izlenecek süreç bellidir. Dicle Canova: Ekonomi güvenliğinden söz ettiniz. İstifa eden hanımefendinin eşiyle beraber 4 ay içindeki kazancının faiz hesabı yaptım. 4 ayda yüzde 1230 geliyor aldığı faiz. 13,3 katı olmuş. Uyanık bir ekonomik yatırımcıymış denilebilir ama işin şu boyutu var, paralarını tam 16 Eylül’de çekmişler. Birisi bir şey söylemiş diye insanın aklına geliyor. Bir de o kadar yüklü bir meblağa sattığınızda alıcı bulamayabilirsiniz. Alan kurumun da Tera olduğu belirtiliyor. Bunlarla ilgili resmi bir bilgiye sahip değilim. Ben de kamuoyundan, medyadan yansıdığı kadarıyla bilgilere sahip oluyorum. Bu ve söylediğiniz söylemediğiniz birçok detay zaten savcılığın araştırma yapması gereken konular. Bunların hepsinin detaylı bir şekilde, titizlikle araştırılacağını ve gereğinin yapılacağını ümit ediyorum. Dicle Canova: Birleşmiş Milletler Genel Kurulunu sormak istiyorum. Sayın Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın BMGK’deki konuşmasına ilişkin sizin yorumunuz nedir? Netanyahu Birleşmiş Milletler Genel Kurulu kürsüde konuşurken en yüksek şekilde protesto edildi.İsrail'in başbakanı, Türkiye'yi ve Sayın Cumhurbaşkanını hedef alan bir konuşma metni tercih etmişti. Bu metnin oluşmasındaki motivasyonu siz ne olarak görüyorsunuz? Türkiye'ye yönelik bu ifadelerini ve Sayın Cumhurbaşkanını son dönemde bolca ağzına alması hakkında ne düşünüyorsunuz? Öncelikle Sayın Cumhurbaşkanımızın bu 16’ncı konuşması. Her konuşmasını dikkatle, titizlikle dinledik. Allah razı olsun, milletimiz adına şükranlarımı bir kez daha ifade ediyorum. Bu konuşması, diğer 15 konuşmasının çok üstünde ve son derece iddialı bir konuşmaydı. Hangi açıdan iddialı? İnsanlık cephesinin kararlılığını vurgulayan ve soykırımcı Netanyahu ve çetesinden hesap sorulması konusundaki küresel vicdanı dile getiren bir konuşma yaptı. Bundan dolayı da siyonist lobinin ve siyonist lobinin görevlendirdiği Netanyahu çetesinin bundan rahatsız olması gayet doğaldır. Meseleye biraz buradan bakıyorum. “Bir köşeye sıkışmışlığın verdiği çaresizlik…” Netanyahu'nun konuşmasının psikolojik özeti bu; yüz ifadeleri, seçtiği cümleler, hatta ve hatta vücut diline baktığınız zaman hakikaten köşeye sıkışmışlığın verdiği bir çaresizlikle konuşuyor. Belki yaklaşan seçimler de onun için bir büyük baskı oluşturuyor. Üstüne üstlük bir de ifade ettiğiniz gibi şimdiye kadar Birleşmiş Milletler Genel Kurulundaki en yoğun protestoya muhatap oluyor. Birkaç sayılı ülke dışında hemen hemen bütün ülkeler salonu terk ediyor. Salondan çıkarken de insanlar sesli, gürültülü bir şekilde tepkilerini dile getiriyor. Bu, şimdiye kadar hiç olmamış bir şey. Bir tarafta, siyonist ideolojinin geldiği nokta açısından, büyük bir nefret oluştuğunu görüyor, bir taraftan da bir savaş suçlusu olarak ilan edilmiş bir hükümet başkanı olarak akıbetinin ne olacağını o salondaki reaksiyonla görüyor. Çok net söylüyorum, salondaki reaksiyon, 7 Ekim saldırılarından sonra İsrail’in yaptığı soykırımlara karşı insanlığın vicdanının uyanışa geçmesidir. Artık hesap sorma vaktinin yaklaştığının göstergesidir. İsrail hükümeti, siyonist rejim oluşturduğu nefret dalgasında boğulacağını görüyor. Netanyahu'nun burada Türkiye'yi hedef alması, Sayın Cumhurbaşkanımızı hedef alması da bundan dolayıdır. Çünkü 7 Ekim’in hemen ertesi gününden itibaren, yani İsrail'in saldırıları başladığından itibaren en güçlü reaksiyonu ortaya koyan Türkiye'dir, Sayın Cumhurbaşkanımızdır, bizlerizdir. Filistin Devlet Başkanı Mahmut Abbas dünyanın hiçbir parlamentosunda konuşmadı, geldi Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde konuştu. Rahmetli İsmail Haniye'nin cenaze törenine en yüksek katılımı sağlayan Türkiye oldu. Bendeniz, Cumhurbaşkanı Yardımcımız, Dışişleri Bakanımız, Milli İstihbarat Teşkilatı Başkanımızdan oluşan yaklaşık 35 kişilik bir heyetle oraya gittik. Her platform da konu ne olursa olsun mutlaka meseleyi İsrail'in soykırımına ve işlediği insanlık suçlarına getirdik. Bu süreçte 7 Ekim'den bu yana katıldığım bütün uluslararası toplantılarda gördüğüm şudur. İlk başta biz reaksiyonumuzda yalnız kalıyorduk. Çoğu ülke siyonist lobinin gücünden korktuğu için gık dahi çıkaramıyordu, delegasyonlar susuyordu. Şimdi zaman içerisinde bunun hızlı bir şekilde nasıl yön değiştirdiğini gördük. Hangi uluslararası toplantıya gidersek gidelim neredeyse İsrail lehine konuşacak tek tük ülke dışında kimse kalmadı. Herkes bizim ortaya koyduğumuz noktaya geldi. Bu aslında Türkiye'nin diplomasi alanındaki büyük bir başarısıdır. İnşallah soykırımcı çetenin de cezalandırıldığını görmek nasip olur. Dicle Canova: Trump da fotoğraf vermedi Netanyahu ile. İsrail'deki anketlere baktığımız zaman 27 Ekim'deki seçimde Netanyahu’nun koalisyonu tek başına hükümeti kuracak bir sayıya ulaşamadı. Siyonist değişim koalisyonunun daha önde olduğu belirtiliyor. Acaba İsrail Netanyahu'dan kurtularak üzerindeki bu nefreti atmak gibi bir strateji içerisinde mi Trump da buna dahil? İki sene oldu zannediyorum, Netanyahu’ya uluslararası birçok platformda sahip çıkıldığı bir dönemde, bir konuşmamda dedim ki “Bir müddet sonra birçok kimse bırakın Netanyahu ile yan yana fotoğraf çektirmeyi, Netanyahu'nun olduğu binaya dahi girmek istemeyeceklerdir.” Bugün oraya geldik. Böyle ağır bir insanlık suçunun kimse yanında durmak istemiyor. Ama şunu da görmemiz lazım. Netanyahu bu çok agresif bir politika izledi. İsrail devletinin siyonist ideolojiden vazgeçmesi mümkün değil. Zaman zaman İzak Rabin gibi sosyal demokratlar da İsrail'de yönetimde oldular, Filistinlilere daha çok hak tanıyan, insan hakları ve özgürlükleri konusunda daha duyarlı olan yönetimler geldi ama sonuç itibarıyla İsrail'de devlet politikası olarak hep siyonizm benimsendi. Siyonizme direkt karşı olan, siyonizmi hedef alan herhangi birisinin de İsrail'de çok uzun soluklu kalması mümkün olmadı. Bunu bilmek lazım. Ama öyle görünüyor ki bu hükümetin işi, oldukça zor. Dicle Canova: Meclis gündemine geçmek istiyorum. Meclis, çok önemli bir yasal düzenlemeyi kabul ederek tatile girdi. Bu yasa çok yüksek bir oranda kabul gördü. Şimdi açılırken de bu yasada belirtilen Meclisteki izleme komisyonu ne gün, nasıl kurulacak ve hangi faaliyetlerde bulunacak bu merak ediliyor. Siz dediniz ki parti gruplarıyla görüşeceğim. Bir takviminiz var mı? Komisyon için nasıl bir takvim planlıyorsunuz? Milli Dayanışma Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonunun oluşmasında nasıl müzakereci bir yöntem izlediysek bunda da aynı yöntemi izleyeceğiz. Orada bir rapor hazırlamak hatta yasal hazırlıkları, teklifleri yapmak gibi bir sorumluluğumuz vardı. Burada Meclisin sorumluluğu, tabiri caizse bir “üçüncü göz” olarak sürecin nasıl devam ettiğini millet adına takip etmektir, bunun izlemesini gerçekleştirmektir. Bu süreçle ilgili uygulamaya dönük kararlar da bildiğiniz gibi Cumhurbaşkanı Yardımcımızın başkanlığındaki Kurul tarafından alınacaktır. Biz komisyonu, ümit ediyorum en kısa süre içerisinde, oluştururuz. Mecliste grubu bulunan partilerin hepsinin temsil edileceği bir yapının olması, oluşması lazım. Bu süreçte Cumhurbaşkanı Yardımcımızın başkanlığında oluşturulan Kurulla da işbirliği halinde, onlarla da temas halinde eğer bir yasal düzenleme ihtiyacı ortaya çıkarsa bunun oluşmasıyla ilgili süreci yönetmek ve hepsinden önemlisi de millet adına bu sürecin sahiplenilmesini temin etmektir. Eskisi kadar böyle yoğun bir çalışma temposu olmayacağı aşikar. Dicle Canova: Bu komisyon bizzat sahada çalışacak mı? Hayır. Sahada olup biteni izlemek devletin resmi güvenlik kurullarının görev ve sorumluluğu. Bu yasada üç önemli emniyet sibobu var. Bunlardan birisi sahadaki gözlemler sonucu örgütün silah bıraktığı ve kendisini feshettiğinin tespit ve tescili, sonrasında Milli Güvenlik Kurulu kararının ortaya çıkması. Bu karar ortaya çıkmadan Mecliste 467 oyla kabul edilmiş olan yasa yürürlüğe girmeyecektir. Çok net. İkincisi, bu söylediğiniz uygulamaya dönük olan hususların gerçekleştirilmesi, tek tek dosyaların incelenmesi Cumhurbaşkanı Yardımcısının başkanlığında oluşan bakanlarımızın da içinde olduğu, devletin kurumlarının da içinde olduğu bu Kurul tarafından gerçekleştirilecek. Mecliste oluşacak olan izleme kurulu ise yürütmeye dönük herhangi bir görevi ve sorumluluğu olmayacak, sadece süreci izleyecek, gerekirse yasal düzenleme teklifleri üzerinde çalışacak. Dicle Canova: Cumhurbaşkanı Yardımcısı başkanındaki Kurul ilk toplantısını yaptı, 4 alt komisyon belirledi. Henüz devamında somut bir gelişme kamuoyuna yansımış değil. Mecliste de izleme komisyonu yaz aylarında kurulmadı, Meclisin açılması beklendi. Birtakım eleştiriler var. “Siyaset acaba çok hevesli değil mi? Bir tereddüt mü var? Neden ağırdan alınıyor?” gibi… Bir sorun da olacak Öcalan'ın bu alt komisyonlardan birinde özellikle silahsızlanmayla ilgili komisyonda görev alacak olmasını siz nasıl değerlendiriniz? Bu alt komisyonlar, zaten yasal olarak kurula verilmiş yetkilerden birisidir. Kurul dilediği alt komisyonu kurar. Çünkü çok kapsamlı bir iş gerçekleştirilecek. Silahların tespiti bir tarafta, yasal düzenlemeler, infazla ilgili düzenlemeler… Bütün bunlar çok detaylı bir çalışmayı gerekiyor. Bunların hepsiyle ilgili ilk toplantıdan sonra açıklandığı gibi bazı alt kurulların oluşması kaçınılmaz. “Siyaset ağırdan mı alıyor?” meselesine gelince… Sürece ilişkin bir teklifi açık söyleyeyim 467 oyla kabul etmiş olan bir parlamento, Türkiye siyasetinin merkezi, Türkiye siyasetinin kalbi bu konuyu asla ağırdan almayacağını da deklare etmiş demektir. Evet, 467 oy alındı, büyük bir destek var, kamuoyu desteği var… Ama bazı çevrelerin de bu işten hiç hoşlanmadığını, bu işin olmaması için seferber olduklarını gayet iyi biliyoruz. Onların da bu süreci akamete uğratmak için yapacağı, kullanacağı enstrümanlardan birisi de siyaseti itibarsızlaştırmaktır. “Siyaset bu işi yapmıyor, yapmak istemiyor, burada siyasi oyun oynanıyor” gibi birtakım art niyetli dedikodular ortaya çıkarılıyor. Allah aşkına dünyanın hangi yerinde siyaset bu kadar büyük bir sorumluluğu üstüne almıştır. Türkiye’de siyaset üzerine düşen her türlü sorumluluğu yerine getirdi, bundan dolayı katılan siyasi partilerin tamamına bir kez daha çok teşekkür ediyorum. Bir sürü riskler alındı. Rapor hazırlandı, yasa hazırlandı, kabul edildi… Kolaylıkla gelinmedi buralara. Arkasında bir sürü siyasi kararlılık, çok ciddi emek var, çok ciddi çaba var. Bu süreçte Türkiye siyaseti, bir demokratik müzakere ortamını ortaya koydu. Her partinin farklı fikri vardı ama sonuçta partiler ortak noktalarda uzlaşmayı başardılar. Dolayısıyla siyaseti itibarsızlaştırmak için “Kararsızlar, işi zamana yayıyorlar” şeklindeki eleştirilerin tamamının art niyetli olduğunu düşünüyorum. Açıkçası her şey tıkır tıkır kendi süreci içerisinde işliyor. İnşallah örgüt bir an evvel silahları bıraktığını gösterir, bu tespit ve teyit edilir, tabi bundan daha da önemli olan şey zihinlerindeki silahları bırakırlar ve artık silahın olmadığı, sözün olduğu ve insanların birlikte barış içinde yaşadığı bir süreci başlatırız. Dicle Canova: Basın toplantısında da söylediniz, bunlar silah bırakmadan zaten hiçbir şey olmayacak. Yasa da o şekilde. Son iki ay içinde özellikle Meclis tatile girdikten sonra birtakım ek açıklamalar PKK'dan gelmeye başladı. “Öcalan serbest bırakılmazsa silah bırakmayız” gibi. Cemil Bayık’ın falan açıklamaları oldu. Ciddi bir direniş olduğu izlenimi var. Bu konular nasıl aşılacak. Tamam bu süreç hiçbir yerde tam şeffaf olmaz da biraz daha bilgi alabilir miyiz, yani hakikaten nedir son durum. Bu tür sözler, bu tür gereksiz açıklamalar olur. Ama az önceki sözü tesadüfen söylemedim. “Eldeki silahı bırakmak değil, zihinlerdeki silahı bırakmak.” Herkesin ayrılıkçı bir dil kullanmaktan vazgeçmesi, bazı çevrelerin de ayrımcı bir dil kullanmaktan vazgeçmesi lazım. Yeni dönem, hiç şüphesiz yeni bir dili gerektiriyor, yeni bir anlayışı gerektiriyor. Buna uygun hareket edilmesi, herkesin menfaatinedir. Türkiye kararını vermiştir. Terör meselesi en kısa süre içerisinde geride kalacaktır. Kim bu sürece çomak sokmaya çalışırsa kaybedecektir. Terörsüz Türkiye konusunda devletin bütün birimlerinin kararlılığı kesindir, buradan asla taviz verilmeyecektir. Dicle Canova: İki yıllık bir zaman diliminde biz bu noktaya geldik. Dünyadaki diğer terör örgütlerinin feshine baktığımızda PKK'nın lağvedilmesi sürecinin böyle bir zaman zarfında gerçekleşeceğini bekliyor muydunuz? Dünyadaki bütün çatışma çözümleri süreçlerini biliyoruz, detaylı bir şekilde çalıştık. Bu kadar kısa süre içerisinde sonuç alınması, herhalde dünyadaki en önemli örnek Türkiye örneğidir. Burada, siyasetin devreye girmiş olması, müzakereci bir üslubun benimsenmiş olması, devlet kurumları arasında tam eksiksiz bir koordinasyonun temin edilmiş olması gibi birçok faktör söz konusu. Ayrıca bölgesel gelişmeler de bu sürece çok ciddi destek vermiştir. Örneğin Suriye'de PYD'nin hızlı ve etkili bir şekilde Şara yönetimiyle entegre olma süreci Suriye'de PYD/YPG üzerinden oluşacak olan bir çatışma ortamını ortadan kaldırmıştır. Yine Amerika ve İsrail'in İran'a saldırısıyla birlikte İran'ın kuzey bölgelerindeki PJAK unsurlarının silahlandırılması meselesi de yine Türkiye'nin çok ciddi bir şekilde verdiği destekle başarısız oldu ve PJAK da bizim açımızdan bir risk olmaktan çıktı. Ama hepsinden önemlisi 2-3 hafta evvel bize ziyarete gelmişti Irak Meclis Başkanı Halbusi… Sonra Sayın Cumhurbaşkanımız Irak Başbakanı ez-Zeydi ile Birleşmiş Milletler marjında görüştü. Halbusi basın toplantısında da ifade etti: “Biz Terörsüz Türkiye, terörsüz bölge meselesini ciddiye alıyoruz ve bunu sadece bir temenni olarak değil bizim için de hayati bir mesele olarak görüyoruz.” Eylül ayının sonunda ya da ekimin hemen başında Irak'taki bütün silahlı unsurların silahlarını devlet kurumlarına teslim etmesiyle ilgili süreç de kabul edildi. Ümit ediyorum ki Irak'ta da silahlı milislerin hızlı bir şekilde devlete entegrasyonu temin edilirse, bizim sadece Terörsüz Türkiye değil terörsüz bölge dediğimiz şey de yavaş yavaş gerçekleşmeye başlar. Bu işten rahatsız olan başta İsrail olmak üzere birtakım provokatif unsurların varlığını biliyoruz. Herkes çok dikkatli olsun. Söz kolaydır, sözü herkes söyler, söylenen sözün eylem olarak bir karşılığı yoksa bir önemi yok. Mühim olan sahada bunların gerçekleştirilmesi, yürürlüğe geçmesi ve barış ve kardeşlik üzerine kurulu yeni bir dönemin tesis edilmesidir. Dicle Canova: Süreç kapsamında hazırlanan teklifin kabul edilmesi için Mecliste 467 gibi bir “Evet” oyunun alınabileceğini bekliyor muydunuz? Çok büyük bir oy alacağını bekliyorduk ama bu beklentilerin üstünde bir rakamdır. Gerçekten çok iyi bir sonuçtur. Bildiğim kadarıyla parlamento tarihimizde de bu kadar yüksek oyla kabul edilen başka bir hukuki metin yoktur. Bu da partilerin nasıl güçlü bir destek verdiğini gösteriyor. Bu da şundan kaynaklanıyor. Bütün siyasi partiler tabanlarına gidiyor, konuşuyorlar. Terörsüz Türkiye meselesini, terörsüz bölge meselesini millet benimsemiştir. Siyaseten kim bunun dışında kalırsa halktan olumsuz yanıt alacağının farkında. Şimdi bu desteğin gereğini yerine getirmemiz lazım. Dicle Canova: Aynı 467'yi sivil anayasa konusunda da görecek miyiz? Bu Meclis sivil anayasayı yapabilecek güçte miBir de geçen gün bir şey demiştiniz. “Seçimler zamanında yapılacak.” Erken seçim ya da seçimlerin yenilenmesi konusunda Meclis’e düşen bir şey var mı? Hatırlarsanız 28. Dönem’in ilk açılışında, ilk Meclis Başkanı seçildiğimde yaptığım konuşmada şunu söyledim. “ 28. Dönem Türkiye Büyük Millet Meclisinin yeni bir anayasa yapması bakımından en elverişli Meclistir.” Mecliste 7 siyasi parti grubu var. Bu sayı 6 idi 7 oldu. Mecliste temsil edilen 15 siyasi parti var ve temsil oranı %99. Oy veren hemen hemen herkes Mecliste temsil ediliyor. Şimdiye kadar böyle bir meclis konfigürasyonu oluşmadı. Bu çok değerlidir, çok önemlidir. Mühim olan şey müzakere etmeyi başarmaktır. Bu komisyon raporunun benim için değerli olan tarafı şu. Partiler ilk raporlarını yazdığında baktık ki neredeyse hiçbir partinin ortak iki cümlesi yok. Ama herkes kendi fikrini revize ederek ortak bir noktada buluştu. Anayasa yapmak da böyle bir şeydir. Türkiye'nin sivil, çağdaş, kapsayıcı, kuşatıcı, demokratik yeni bir anayasaya ihtiyacı var, bu elzemdir. Türkiye demokrasisinin kusursuz işleyebilmesi için önemli adımlardan birisidir. Bu Meclisin bunu yapma gücüne, kudretine sahip olduğu kanaatindeyim. Bazılarının konuştuğu “kurucu Meclis” gibi tartışmaları tamamıyla antidemokratik bulurum. Bu Meclis, yeni anayasayı yapabilir. Ayrıca tam da zamanıdır. “Başka bir mevsime bırakalım” görüşünü de doğru bulmam. Eğer siyasi partiler bir araya gelir güzel bir uzlaşma ortaya çıkarsa, bildiğim kadarıyla partilerin tamamının kendi anayasa hazırlıkları var, bu anayasa hazırlıkları ortaya getirilebilir, bunların bir ara kesiti ortaya çıkar ve yeni bir anayasa da oluşur. “Erken seçim” ifadesini kullanıyoruz ama hukuki olarak seçim yenilenmesi meselesi… Onun da nasıl olacağı bellidir. Eğer Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde 360'tan fazla milletvekili seçimi yenilemek isterse ve hangi tarihte yenilemek isterse o yenileme süreci başlamış olur. Dicle Canova: Şu an için bir hazırlık var mı? Hazırlık yok. Ayrıca seçimin yenilenmesi meselesi, siyasi iklim meselesidir. Şu anda Türkiye'nin gündeminde etkin olan, hakim olan siyasi gündem, seçimin yenilenmesi değildir. Dicle Canova: Anayasa konusunda Meclis Başkanı seçildiğiniz günden beri “Bu Meclis, tam da bu işi yapacak Meclis’tir.” diyorsunuz ama bitmek de üzere bir taraftan bu 28. Dönem Meclis süreci. Kalan sürede yepyeni bir anayasa söz konusu olabilir mi? Siz inisiyatif alır mısınız? Bir uyum komisyonu kurmak gibi, partilere davet çıkarmak gibi bir adım atar mısınız? Anayasadan daha zor bir meseleyi, Milli Dayanışma Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu Raporu’nu başarmış bir Meclis, çok daha zor bir konuda ittifakı temin etmiş olan bir Meclis niye yeni anayasada bir uzlaşı sağlamasın? Ben de bu konuda üzerime düşen her türlü sorumluluğu yerine getiririm. Dicle Canova: Bu dönem görebilecek miyiz, bu yasama yılında görebilecek miyiz? Niye olmasın? Dicle Canova: Mehmet Uçum bir dahaki seçim sonrasına kalır, en az 20 ay gerekir kapsamlı bir anayasa değişikli dedi. Herkes kendi şahsi görüşünü söyleyebilir. Mühim olan partilerin bir araya gelerek alacağı tutumdur ve karardır. Dolayısıyla bu Meclis, bana göre yeni anayasa yapmak dahil her türlü yasa teklifini gündeme getirir, kararını alır ve uygulamaya koyar. Siz doğrudan bir adım atacak mısınız? Bu bir iklim meselesi. İklim oluştuğunda tabi ki… Zaten şu anda bu söylediğim de doğrudan bir adımdır. Partilere ve Türkiye kamuoyuna çağrıda bulunuyorum aslında. Dicle Canova: Terörsüz Türkiye süreci referansı da söz konusu olduğunda, evet… Bir de bu yıl şöyle bir özelliğimiz de var. Meclis-i Mebusan'ın, yani Türkiye’nin ilk anayasasının üzerinden tam 150 yıl geçmiş. 150 yılda Türkiye çok büyük bir anayasacılık tecrübesine sahip, büyük bir birikimi olan ülke. Anayasa konusunda tartışanlar bir de Türkiye'nin bu müktesebatının da farkında olsunlar. Niye Türkiye 150’nci yılda yepyeni bir anayasa yapamasın? Dicle Canova: Hep tıkanan nokta aslında mevcut yönetim sistemiyle alakalı oldu. Muhalefet bir dönem, özellikle seçim öncesi güçlendirilmiş parlamenter sistem vurgusuyla öne çıktı. Cumhur İttifakı mevcut sistemden yana revize edilebilir diyerek devam etmek istiyor. Şimdi Kılıçdaroğlu yeni anayasaya aslında yeşil ışık yaktı gibi görünüyor ama yine güçlendirilmiş parlamenter sistem konuşulursa şartını da getirdi bir taraftan. Baktığımız zaman CHP ikiye bölmüş vaziyette, Yeni Parti farklı bir duruş, farklı beklentiler içerisinde. Meclis çok parçalı, temsil yüksek dediniz ama bir taraftan da bunun güçlükleri var gibi görünüyor uzlaşma konusunda. Dolayısıyla bu sistem meselesinde sizin görüşünüz nedir? Cumhurbaşkanlığı hükümet modeli tekrardan tartışılabilir mi, yoksa bu kadar tecrübenizle birlikte soruyorum aksayan noktalar nedir? Şunlara şunlara dokunursak tamamdır diyebiliyor musunuz? Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin büyük oranda oturduğu kanaatindeyim. Halk tarafından da kabul gördüğü kanaatindeyim. Çünkü kaç kere seçime gidildi, anayasa dahil… O anayasanın gerektirdiği cumhurbaşkanlığı seçimleri dahil Türkiye üç kere seçime, yani bir referandum iki genel seçime gitti. Dolayısıyla bu sistemi fiilen millet onaylamış oldu. Ama daha evvel de Cumhurbaşkanlığı bünyesinde çalışmalar yapıldı, diğer siyasi partilerin teklifleri mutlaka olacaktır; aksayan, eksik yönleri, revize edilmesi gereken yönleri tabi ki gündeme getirilebilir. Ayrıca bir anayasa yapmaktan bahsediyorsak, hele hele anayasada belli köklü değişikliklerden bahsediyorsak bunun yolu masaya herkesin getirdiği fikirlerde uzlaşmaktır. Bunun için de partiler kendileri açısından kırmızı çizgileri ortaya koyarlar, eğer o kırmızı çizgilerin olmadığı alanlarda bir uzlaşı çıkarsa, ortaya bir mutabakat metni de çıkar diye düşünüyorum. Zor… Ama dediğim gibi daha zor olanı başarmış bir Meclis’te konuşuyoruz. Dicle Canova: Yüzde 50+1’e nasıl bakarsınız? Bunların hepsi o süreç içerisinde, yani bir anayasa değişikliği konusu gündeme geldiğinde gündeme gelebilir. Buradan, “Yüzde 50+1 falanca partinin görüşü, bunun değiştirilmesi filanca partinin görüşü” gibi bir tartışmayı doğru bulmam. Zaten bir şeyi tartışılacaksa gündeme gelir ve bunlar bir şekilde ele alınır. Nihayetinde uzlaşacak olan partilerdir. Dicle Canova: Sayın Bahçeli’nin Siyasi Partiler, Seçim Kanunu çıkışı da oldu bir süre önce. Bunların da bir an önce değiştirilmesi gerektiğini söylediniz. Siz ne düşünüyorsunuz? Bu teklifi, doğru ve yerinde bir teklif olarak telakki ediyorum. Siyasi hayatım boyunca şuna inanmış birisiyim. Bir ülkenin demokratik topografyasını dört yasal metin ortaya koyar. Anayasası, siyasi partiler yasası, seçim yasası ve Meclis İçtüzüğü… Bu dört metnin demokratik bir revizyona ihtiyaç duyduğu kanaatindeyim. Dolayısıyla bu Seçim Yasası ve Siyasi Partiler Yasasının değiştirilmesi teklifini son derece olumlu ve yerinde buluyorum. Dicle Canova: Siyasi Partiler Yasasında ve Seçim Yasasında buralar değiştirilmesi gerekir dediğiniz yerler nerelerdir? Şahsi fikrimi söylemem. Bunların hepsiyle ilgili benim yıllar içinde oluşmuş fikirlerim var ama söylemem, yani tartışma alanını kısıtlarım. Dicle Canova: Siz aslında ilk işim iç tüzük demiştiniz. Onun ön hazırlıklarını da yaptık. Siyasi gündeme gelemedi ama ilk işimiz… Mecliste grup sayısı arttı. Meclis Genel Kurulu çalışmalarına Salı günü 15.00’te diğer günler 14.00’te başlıyor. Saat 20.00, hatta 21.00’e kadar herhangi bir yasa görüşmesine başlanamıyor. Bu olmaz. Biz iç tüzük için detaylı çalışmalar yaptık. Hatta bütün tartışmalar yapılsın ve haftanın bir günü de sadece oylama günü olsun hangi yasa çıkacaksa dedik. Bunların hepsi çalışıldı ama bir türlü gerçekleştiremedik. Sizi temin ederim ki siyasi partilerden arkadaşlar Meclisin işleyişi ile ilgili arka kapıda şikayetlerini, eleştirilerini ortaya koyarlar ama maalesef bir türlü iç tüzük değişemez. Şimdi herhalde sıradan bir günde ortalama gece 00.00’dan, 01.00’den evvel Meclis Genel Kurulu kapanmayacak gibi görünüyor. Şunu rahatlıkla söyleyebilirim, dünyanın en uzun çalışan, en ciddi çalışan, en kesintisiz çalışan parlamentolarından birisi Türkiye Büyük Millet Meclisi. Ama verimlilik açısından Türkiye Büyük Millet Meclisi nasıl diye sorarsanız, o konuda aynı şeyi söyleyemiyoruz maalesef. Derdimiz bu çalışmaların daha verimli halde olmasını temin etmektir. Yoksa A partisinin ya da B partisinin sözünün kesilmesi, kısılması değildir. Dicle Canova: Mekke Savunma Anlaşması’yla ilgili bir şey sormak istiyorum. Çok kısa bir zaman önde imzalandı ve ABD’de gündem oluşturdu. NATO'nun 77 yıllık bir mazisi olmasına rağmen Husilerin Suudi Arabistan'a yaptığı saldırıda Mekke Savunma Anlaşması’yla ilgili sorular geliyor. Öncelikle Mekke Savunma Anlaşması’yla ilgili düşüncenizi, 77 yıllık bir NATO ile 3-4 gün önce genel sekreter ataması yapılmış bir Mekke Savunma Anlaşması’nın mukayese edilmesini ve Husilerin Suudi Arabistan'a yaptığı bu saldırıyı Mekke Savunma Anlaşması'nın bir testi ya da bir sınavı olarak değerlendirmek de bir başka açıdan mümkün mü? Ayrıca anlaşma Meclis’e gelecek mi? Mekke Savunma Anlaşması’nı, Husilerin yaptığı söylenen bu saldırı üzerine kurulduğu fikrinin çok yanlış olduğunu düşünüyorum. Suudi Arabistan bölgenin büyük ülkelerinden birisi, Pakistan aynı şekilde büyük ülkelerden birisi, Türkiye aynı şekilde bölgenin en önemli ülkesi… Bölgedeki gelişmelere bakın. Bu bölgedeki en büyük istikrarsızlık kaynağı, İsrail'in saldırılarıdır. İsrail, Filistin'e saldırdı, Lübnan'a saldırdı, Suriye'ye saldırdı, Irak'a saldırdı, Yemen'e saldırdı, Katar'a saldırdı, diğer ülkelere saldırdı. Yani İsrail'in saldırılarından hiçbir şekilde bölge ülkelerini koruyacak bir mekanizma yok. Katar'daki Hamas heyetini bombaladığı zaman İsrailliler, şunu ifade etmiştim. “İsrail açıktan bir mesaj veriyor. Verdiği mesaj da doğrudan Amerika Birleşik Devletleri'ne. Diyor ki ‘Sen istediğin kadar dolarları al, istediğin kadar bunlarla anlaşma yap, bölgede hiçbir ülkeyi koruyamazsın ya da korumazsın.’” Bölge ülkeleri açık bir tehditle karşı karşıya. Dolayısıyla Mekke Savunma Anlaşması aslında bölge ülkelerini şimdiye kadar korunamadıkları saldırılardan koruyabilmek için gündeme gelmiş olan bir anlaşma. Henüz fikir safhasında. Evet, anlaşma imzalandı, ortaya bir sonuç çıktı, genel sekreteri atandı, çok taze bir gelişme. Ümit ediyorum ki bu anlaşma genişleyerek devam etsin. Diğer bölge ülkelerinin de içinde olduğu, hatta ve hatta geniş İslam coğrafyasından ülkelerin de katkı sunduğu bir ortak şemsiye haline dönsün. Böyle baktığınız zaman zaten Mekke Savunma Anlaşması ilk andan itibaren söylenildiği gibi herhangi bir savunma paktına alternatif değildir, herhangi bir devlete de karşı yapılmış bir anlaşma değildir. Tabi ki Türkiye'de bir uluslararası anlaşmanın nasıl yürürlüğe gireceği belli. Şu anda Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne gelen bir şey yok. Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin gündemine gelmesi doğaldır.
TBMM Başkanı Kurtulmuş'tan Manisa'daki silahlı saldırıya ilişkin 'geçmiş olsun' mesajıThe Italian Wine Market in the Spotlight in Stockholm
(ANSA) - ROMA, 25 SET - The Italian wine market arrives in Stockholm. An event organized by the Italian Embassy brought together a delegation of 14 wine producers from various Italian regions in the city. The event was opened by the Italian Ambassador to Sweden, Michele Pala, and the director of the Italian Trade Agency in Stockholm, Giovanna Chiappini Carpena. A highlight of the day was the presentation on Systembolaget by Marcus Dahlin, who provided the Italian companies with an in-depth understanding of the monopoly’s structure and operations and an opportunity for producers to analyze market conditions and demands. Sweden is one of Europe’s leading wine import markets, regulated by the state-owned monopoly Systembolaget, which distributes over 550 million liters of alcoholic beverages annually. Italy ranks first among wine-supplying countries in terms of volume. Italian red wines are the most widely consumed and appreciated. The initiative also included masterclasses with tastings led by sommelier Sara Tosti, focusing on the quality and diversity of Italian wines, as well as a targeted B2B tasting where Italian producers interacted directly with leading importers, buyers, and sommeliers from Sweden and other Nordic countries. Sweden is one of the leading European markets for wine imports, regulated by the state-owned monopoly Systembolaget, which distributes over 550 million liters of alcoholic beverages annually. Italy firmly holds first place among wine-supplying countries in terms of volume. Italian red wines are the most widely consumed and appreciated. Swedish consumers prefer high-quality, organic, and sustainable wines—a rapidly growing segment that aligns perfectly with the “Made in Italy” brand image. Read article...
BM'de İsrail rezaleti! Kürsüde çağrı cihazı, İranlı diplomata provokasyon...
HABER MERKEZİ- Netanyahu’nun kürsüye çıkmasının ardından aralarında Türkiye’nin de olduğu 77 ülke heyeti salonu terk ederken, BAE heyeti ise salonda kaldı. Temsilciler ayağa kalkarak Genel Kurul’u terk ederken, salonda protesto sesleri yükseldi ve Netanyahu yuhalandı. Netanyahu ise neredeyse tamamen boşalan Genel Kurul salonunda konuşmasını sürdürdü. İRAN'A STARLİNK Yanında bir Starlink cihazı getiren ve onu İranlı yetkililerin kullanması için BM'ye bırakacağını ileri süren Netanyahu, Tahran yönetiminin "bir gün" devrileceğini savundu. Netanyahu, Golan Tepeleri’nin Suriye toprağı olduğunu vurgulayan Cumhurbaşkanı Ahmed Şara’yı da hedef aldı. HEDEFİNDE TÜRKİYE VARDI Netanyahu ayrıca maskesini düşüren Türkiye’ye saldıran cümleler kurdu. İsrail Başbakanı, Türkiye ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı hedef alan alsız iddialarda bulundu. Öte yandan Netanyahu’nun kendisini alkışlatmak için bazı İsraillileri BM Genel Kurulu’na getirdiği görüldü. BM'de dev protesto! Tutuklanma emri olan Netanyahu boş salona konuştu ÇAĞRI CİHAZIYLA TEHDİT Hizbullah’tan bahsettiği kısımda, Genel Kurul’da kendisini dinleyen ülkelerin temsilcilerine bir çağrı cihazı gösteren Netanyahu, Eylül 2024’te Lübnan’da Hizbullah mensuplarına yönelik düzenlenen saldırıyı hatırlattı. PROVOKASYON BM Genel Kurulu görüşmeleri esnasında İranlı bir diplomat, İsrail'in BM Daimi Temsilcisi Danny Danon'un kendisine yönelik "provokatif" eylemine karşılık vermedi. İsrail'in BM Daimi Temsilcisi Danon'un BM Genel Kurulu görüşmelerine katılan İranlı bir diploamata yönelik hareketi sosyal medyada tepki topladı. Danon, salondaki İran masasında bulunan İranlı diplomata yaklaşarak Starlink uydu internet cihazı sundu. "Bunu alın ve Tahran’a götürün. İran’da sizin için çok yararlı olabilir." ifadesini kullanan Danon'u görmezden gelen İranlı diplomat, İsrailli diplomatın uzattığı cihazı reddetti. Sosyal medyada paylaşıldıktan sonra birçok kullanıcı, İsrailli temsilcinin eyleminin "provokatif" ve "gereksiz" olduğunu dile getiren görüşler paylaştı. TÜRKİYE'DEN ÜÇÜNCÜ KATİP SEVİYESİNDE CEVAP Türkiye, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'nun Birleşmiş Milletler (BM) Genel Kurul konuşmasına New York'ta üçüncü katip seviyesinde yanıt vererek, "Türkiye'ye ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'a yönelik mesnetsiz ve kötü niyetli suçlamaları kesinlikle reddediyoruz." açıklamasında bulundu. İlginizi Çekebilir Dışişleri Bakanlığının üçüncü katip düzeyindeki genç diplomatı, New York'ta BM 81. Genel Kurulu'nda Türkiye adına yanıt hakkını kullanarak yaptığı açıklamada, İsrail Başbakanı Netanyahu'nun asılsız iddialarına tepki gösterdi. Açıklamada, "Türkiye'ye ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'a yönelik mesnetsiz ve kötü niyetli suçlamaları kesinlikle reddediyoruz." vurgusu yapıldı. İsrail Başbakanı'nın konuşması sırasında çok sayıda heyetin salonu terk etmesinin önemsiz bir hareket olmadığına dikkat çekilen açıklamada, "Bu, güçlü bir diplomatik kınamadır. Verilen mesaj açıktır: Söylediklerinin itibarı kalmamıştır, politikaları reddedilmektedir ve kendisinin uluslararası alandaki yalnızlığı her geçen gün derinleşmektedir." mesajı verildi.
Netanyahu’nun 'protesto korkusu' New York planını değiştirdi! BM konuşması sonrası aynı gün ülkesine dönecekGolan will remain Syrian, vows President Sharaa at UN
UNITED NATIONS/JERUSALEM: Syrian President Ahmed al-Sharaa insisted at the United Nations on Wednesday that the Golan Heights is Syrian land, dismissing Colombia’s recognition of Israeli sovereignty over the strategic plateau. Israel captured the Golan Heights from Syria in the Six Day War of 1967 and annexed the territory in 1981. The United States had been the only country to recognise this annexation until Colombia’s new hard-right, US-aligned government in August recognised Israel’s claim over the Golan. The United Nations maintains that the plateau is Syrian territory under Israeli military occupation. “Any attempts that violate our sovereignty, violate international law, will be stopped. Golan will remain Syrian territories,” al-Sharaa said at the UN General Assembly in New York. In July UN Secretary General Antonio Guterres reiterated that the Golan Heights were part of Syria, describing Israeli occupation as “totally unacceptable.” Israel’s ambassador Danny Danon said “this is what a speech translated from Turkish looks like. But no speech will change reality… the Golan Heights will always be part of Israel.” Al-Sharaa also used his second turn at the UN rostrum to denounce repeated Israeli strikes on his country since the fall of the dictator Bashar al-Assad. “Israel is launching attacks against Syria. There have been 500 air strikes, more than 1,200 incursions, and 300 detentions. This is at odds with the orientation we’re seeing at global level,” he said. “It is reminiscent of an era that we thought was long gone.” But he held out hope that despite repeated “aggressions” by Israel, “the opportunity for peace and security is available to those who wish to live in peace — a just peace that maintains the rights of all.” During a discussion at the Atlantic Council on Tuesday, al-Sharaa said Syria wanted a peaceful solution with Israel and that negotiations between the two countries had resolved nearly 90 percent of the outstanding issues needed for a security agreement. ‘Territory part of Israel’ Israel’s Defence Minister Israel Katz said on Wednesday that the Golan Heights would remain under Israeli sovereignty “forever”, after Syria’s president insisted at the United Nations that it was Syrian land. “My clear response to the Syrian president, who made bombastic declarations from the UN podium: The Golan under Israeli sovereignty is an inseparable part of the State of Israel forever,” Katz said in a video statement. Published in Dawn, September 24th, 2026
Golan will remain Syrian, vows President Sharaa at UNSyria begins ‘new phase of revival’, President Al-Sharaa tells General Assembly
Syrian President Ahmad Al-Sharaa told the UN General Assembly on Wednesday that his country “is rising” on many levels, thanks to the strength of its people.
Şara'dan BM'de Golan vurgusu: Suriye toprağı olarak kalacak
Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed Şara, Birleşmiş Milletler (BM) 81. Genel Kurulu'nda yaptığı konuşmada, İsrail güçlerinin 8 Aralık 2024 hatlarına çekilmesi çağrısını yineleyerek, Golan'ın Suriye toprağı olduğunu ve ilhaka ilişkin tüm kararların BM kararları uyarınca hükümsüz olduğunu söyledi. Şara, İsrail'in Suriye'ye yönelik saldırılarını reddettiklerini belirterek, bölgede adil ve herkesin haklarını koruyan bir barış için "tarihi bir fırsat" bulunduğunu ifade etti.
BM Genel Sekreteri Guterres: Görev sürem boyunca Gazze'de hiçbir şeye benzemeyen bir katliam ve yıkım yaşandıIran's Pezeshkian says unfair that Israel 'has' nuclear weapons while IAEA inspectors watch Tehran
Additionally, Syrian President Ahmed al-Sharaa insisted that the Golan Heights will remain Syrian territory during his UNGA speech.
Şara: Golan Tepeleri, Suriye topraklarında kalacak
Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed Şara, BM Genel Kurulu’nun 81’inci oturumunda konuştu. Şara, İsrail’in Suriye’ye yönelik saldırılarını eleştirdi. Birleşmiş Milletler (BM) Genel Kurulu kapsamında New York’ta konuşan Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed Şara, Suriye’nin egemenliğini vurgulayarak uluslararası hukuku ihlal eden girişimlere karşı çıkacaklarını söyledi. Şara, “Egemenliğimizi ve uluslararası hukuku ihlal eden her türlü girişim durdurulacaktır. Golan, Suriye toprağı olarak kalacak. Bunun dışındaki girişimler, BM Güvenlik Konseyi’nin 497 sayılı kararı doğrultusunda engellenecek.” ifadelerini kullandı. “500 HAVA SALDIRISI, BİN 200'DEN FAZLA İHLAL” BM kürsüsünde ikinci kez konuşan Şara, eski Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad yönetiminin devrilmesinden bu yana İsrail’in ülkesine yönelik tekrarlanan saldırılarını da kınadı. “İsrail, Suriye’ye saldırılar düzenliyor.” diyen Şara, bu süreçte 500 hava saldırısı gerçekleştirildiğini, bin 200’den fazla sınır ihlali yaşandığını ve 300 kişinin gözaltına alındığını belirtti. Şara, “Bu, küresel düzeyde gördüğümüz yönelimle çelişiyor. Uzun zaman önce geride kaldığını düşündüğümüz bir dönemi hatırlatıyor.” ifadelerini kullandı. “İŞGAL ALTINDAKİ SURİYE TOPRAKLARI” Kolombiya hükümeti 10 Ağustos’ta, Golan Tepeleri’nin İsrail’in güvenliği açısından stratejik önem taşıdığını savunarak bölge üzerindeki İsrail egemenliğini tanıdığını açıklamıştı. Böylece Kolombiya, ABD’nin ardından bu yönde adım atan ikinci ülke oldu. İsrail, Golan Tepeleri’nin büyük bölümünü 1967’deki Altı Gün Savaşı sırasında ele geçirdi. BM, Golan Tepeleri’ni İsrail’in askeri işgali altındaki Suriye toprağı olarak kabul ediyor. BM Güvenlik Konseyi’nin 497 sayılı kararı ise İsrail’in bu adımını “hükümsüz ve uluslararası hukuki etkiden yoksun” ilan ediyor. BM Genel Sekreteri Antonio Guterres de temmuz ayında bu tutumu yineleyerek Golan Tepeleri’nin Suriye’nin parçası olduğunu belirtmiş, İsrail işgalini “tamamen kabul edilemez” olarak nitelendirmişti.
Trump: İran'ın nükleer silahına izin yok, Körfez'e yayılan gerilim şaşırttıŞara: Suriye bir krizi fırsata dönüştürdü
81'inci BM Genel Kurulu'nda konuşma yapanSuriye Cumhurbaşkanı Ahmed Şara, uluslararası suçla ettikleri mücadelenin altını çizerek istikrar ve güvenliği yeniden tesis sağlandığını belirterek, Suriye’nin krizi fırsata çevirdiğini belirtti. İnsan kaçakçılığının durdurulduğunu ve yaptırımlar kaldırıldığını vurgulayan Şara, bunların hepsinin Avrupa Birliği ile işbirliği içinde gerçekleştirildiğini ekledi. Güvenlik çağrısında bulunan Cumhurbaşkanı, "497 numaralı kararına uyan tüm aktörlere teşekkür ediyorum. Tüm aktörlere bu karara uyması çağrısında bulunuyorum. İsrail tarafından 500’den fazla hava ve binden fazla karar saldırısı düzenlendi, birçok gözaltı denemesinde bulunuldu. Bunlarla mücadele edeceğiz" şeklinde konuştu.
BM Genel Sekreteri Guterres: Görev sürem boyunca Gazze'de hiçbir şeye benzemeyen bir katliam ve yıkım yaşandıSuriye Cumhurbaşkanı Şara: İsrail geri çekilmeli
Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed Şara, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'nda konuştu. Şara, İsrail'in ülkesine yönelik saldırılarına değinirken "İsrail, Suriye'den geri çekilmeli." ifadesini kullandı.
BM Genel Sekreteri Guterres: Görev sürem boyunca Gazze'de hiçbir şeye benzemeyen bir katliam ve yıkım yaşandıWATCH: Villar appeals for respect for absent senator-judges
MANILA, Philippines – Visibly emotional, Senator-judge Camille Villar appealed for respect for fellow senator-judges who were not physically present at the impeachment trial. Villar said their absence was not a matter of choice and stressed that they have not been convicted of any crime. /dp READ: LIVE UPDATES: Sara Duterte impeachment trial | Sept. 23,
- Siyasi23 Eyl
Girls excel in Rawalpindi board intermediate annual exams
RAWALPINDI: Girl students clinched the top three positions while a boy shared the third position in the Board of Intermediate and Secondary Education (BISE) Rawalpindi intermediate annual examination 2026. BISE Rawalpindi Chairman Prof Dr Iqbal Mehmood announced the top positions in the intermediate annual examination on Tuesday while complete results will be announced on Wednesday (today). According to the announced results, Atfa Javed from Punjab College for Women, Satellite Town, secured the first position with 1,156 marks, while Noor Fatima Sajid from the same college bagged the second position with 1,151 marks. Nabiha Iman from Punjab College for Women, Talagang, and Muneeb Shah from Punjab College Satellite Town, shared the third position across the division with 1,142 marks. As far as group-wise positions are concerned, in the humanities group, Zohaib Imran from Dar-ul-Uloom Muhammadiyya Razviyya, Pind Dadan Khan secured the first position with 1,013 marks; Jawad Mahmood Malik from the same madressah achieved the second position with 996 marks and Abdul Qadeer, a private student from Lalazar, Rawalpindi, bagged the third position with 994 marks. Top two positions secured by girls; male student shares third position with girl In the humanities group for female students, Asma Aamir from Government Degree College for Women, Jhanda Chichi, Rawalpindi, secured the first position with 1,074 marks; Sumayya Asma from Cambridge International Science College for Girls, Talagang, took second place with 1,065 marks and Alishba Farooq from Government Associate College for Women, Tamman, Talagang, achieved the third position with 1,064 marks. In the pre-medical group for boys, Mohammad Bin Jalil from KIPS College for Boys, 6th Road, Rawalpindi, secured the first position with 1,130 marks; Mohammad Wasil Munim from Punjab College of Science, Talagang, took the second position with 1,113 marks and Mohammad Talha Arif from Cadet College Fatehjang Higher Secondary School secured the third position with 1,109 marks. In the pre-medical group for girls, Atfa Javed from Punjab College for Women, Satellite Town, secured the first position with 1,156 marks, followed by Noor Fatima Sajid from the same college who obtained 1,151 marks and Kursama Tanzeel of Punjab Girls College of Science and Commerce, Pindigheb, secured the third position with 1,135 marks. In the pre-engineering group for male students, Mohammad Ibrahim Ali of Punjab College, Gujar Khan, secured the first position with 1,120 marks; Mohammad Rehan Ali of Punjab College Satellite Town, secured the second position with 1,119 marks and Ali of Concordia College for Boys, Kallar Syedan, secured the third position with 1,118 marks. Meanwhile, in the pre-engineering group for female students, Nabiha Iman of Punjab College for Women, Talagang, secured the first position with 1,142 marks; Kanza Babar from the same college secured the second position with 1,113 marks and Asifa Arshad Abbasi of Divisional Public Higher Secondary School (Girls Branch), Murree Road, Rawalpindi, secured the third position with 1,107 marks. In the general science group for male students, Muneeb Shah of Punjab College D-9 Campus, Satellite Town, secured the first position with 1,142 marks, Mohammad Sameer Nasir of Royal College of Science for Boys, Chakwal, secured the second position with 1,121 marks and Mansoor Ashiq of Lawrence College, Ghora Gali, Murree, came in third with 1,120 marks. Similarly, in the general science group for female students, Sana Maryam from Superior College for Girls, Fatehjang, secured the first position with 1,140 marks, Tahreem Shahid from Royal College of Science for Girls, Chakwal, secured the second position with 1,125 marks and Faryal Fatima from Kallar Kahar Higher Secondary School for Girls, Pind Dadan Khan, secured the third position with 1,120 marks. In the commerce group for male students, Balaj Javed from Superior College of Commerce, Sixth Road, secured the first position with 1,099 marks; Mohammad Irtaza from the same college secured the second position with 1,084 marks and Mohammad Ali from Punjab College D-9 Campus, Satellite Town, secured the third position with 1,074 marks. In the commerce group for female students, Aneeqa Yasmeen from Superior College for Girls, Fatehjang and Sara Khan from Punjab College for Women, Satellite Town, jointly secured the first position with 1,086 marks. Mustabsha from Rawalpindi College of Commerce for Girls, Siddiqui Chowk, secured the second position with 1,074 marks and Kiran Ramzan from Punjab College for Women, Gujar Khan, bagged the third position with 1,048 marks. Published in Dawn, September 23rd, 2026
- Diplomatik22 Eyl
Pedro Sánchez aboga por una mayor ambición para alcanzar los Objetivos de Desarrollo Sostenible (ODS) en 2030
Nueva York, martes 22 de septiembre de 2026 El jefe del Ejecutivo, Pedro Sánchez, ha participado en el Encuentro del grupo de Defensores de los ODS: diálogo sobre la financiación para el desarrollo, donde ha asistido la vicepresidenta tercera y ministra para la Transición Ecológica y el Reto Demográfico, Sara Aagesen.
Suriye Cumhurbaşkanı Şara: Suriye topraklarının işgal altında olması bir barış değildir
Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed Şara, İsrail ile kalıcı bir barış için çalıştıklarını belirterek "Suriye topraklarının işgal altında olması bir barış değildir." dedi. Ahmed Şara, ABD'nin New York kentinde, Birleşmiş Milletler (BM) 81. Genel Kurulu'na hitap etti. Şara, bir anlaşmaya varmak için İsrail ile birkaç tur görüşme yaptıklarını kaydederek "İsrail ile yapılan görüşmelerde yaklaşık yüzde 90 oranında anlaşmaya vardık, ancak sonuçta İsrail geri çekildi." ifadelerini kullandı. Suriye'nin haklarının garanti altına alınması koşuluyla "İsrail ile kalıcı bir barış için çalıştıklarını” vurgulayan Şara, şöyle devam etti: "Suriye topraklarının işgal altında olması bir barış değildir. barış ancak Suriye'nin hakları geri alındığında gerçekleşir. İsrail'in Suriye'ye yönelik politikalarını Gazze'de yaşananlara göre belirlemesi yanlış bir yaklaşımdır. Kendi güvenliğinizi korumak istiyorsanız, başkalarının güvenliğine de saygı duymalısınız." “SURİYE'NİN TEMEL YAKLAŞIMI ÜLKEYİ YABANCI ÜSLERDEN ARINDIRMAK” Şara, Suriye’nin temel yaklaşımının ülkeyi yabancı üslerden arındırmak, ulusal birliği korumak ve bağımsızlığı sağlamak olduğunu dile getirdi. Suriye topraklarındaki her türlü askeri varlığın, Halk Meclisi tarafından onaylanmış yasal bir tanımı ve Suriye devletinin haklarını koruyan hukuki bir çerçevesi olması gerektiğini belirten Şara, "Yakın gelecekte Suriye'nin yabancı askeri üslere ihtiyacı yoktur." ifadelerini kullandı. Şara, ülkedeki yabancı askeri varlığa ilişkin yürütülen süreçlere de değinerek, "Rusya ile yürütülen diyalog, üs sayısının ikiye indirilmesiyle sonuçlandı ve bu noktaların Suriye ordusu için eğitim üslerine dönüştürülmesi konusunda mutabakata varıldı." dedi. Türk kuvvetlerinin Suriye'ye, sınır güvenliğiyle ilgili belirli koşullar çerçevesinde ve bölgenin çatışmalar ve savaşlarla çalkalandığı bir dönemde girdiğini aktaran Şara, "Türkiye'nin Kuzeybatı Suriye'deki üslerinin sayısı azaldı, bu varlığın hukuki statüsünü netleştirmek için görüşmeyi sürdürüyoruz." diye konuştu. “IRAK PETROL İHRACATI İÇİN GÜVENLİ BİR KORİDOR SAĞLAMAK ÜZERE ÇALIŞIYORUZ” Şara, Irak'ın petrol ihracatı için Suriye limanları üzerinden güvenli bir koridor sağlamak üzere çalıştıklarını aktardı. Suriye Cumhurbaşkanı Şara, ihracatı kolaylaştırmak ve Hürmüz Boğazı'ndan geçiş zorunluluğunu ortadan kaldırmak amacıyla, Irak petrol sahalarından Suriye limanlarına uzanacak stratejik bir petrol boru hattı projesi bulunduğunu dile getirdi.
Trump: İran'ın nükleer silahına izin yok, Körfez'e yayılan gerilim şaşırttıBaste Duterte’s ‘confession’ is a failure of ‘due diligence’ — Kapunan
MANILA, Philippines — Davao City Mayor Sebastian “Baste” Duterte’s admission that he was unaware that his sister, Vice President Sara Duterte, holds an interest in GenCorp Industries Inc. amounted to a “confession.” That’s according to private prosecutor Lorna Kapunan who on Tuesday also argued that it showed his failure to exercise “due diligence.” GenCorp Industries
- Güvenlik21 Eyl
Sara Duterte calls for stronger school security after Banga shooting
BANGA, South Cotabato — Vice President Sara Duterte on Monday morning visited two families who lost their children in the Sept. 18 shooting at Banga National High School, offering her condolences and financial assistance. READ: DILG, PNP chiefs visit Banga school after deadly shooting Speaking to reporters, Duterte said schools should strengthen what she called
Barbers, Abante: Lower conviction threshold can’t be ‘weaponized’
MANILA, Philippines — House impeachment team adviser and spokesperson Ace Barbers and Manila Rep. Bienvenido Abante Jr. on Friday rejected a warning from Vice President Sara Duterte’s camp that lowering the conviction threshold in her impeachment trial could allow the government to target senator-judges and influence the outcome. Duterte spokesperson Salvador Paolo Panelo Jr. had
Pedro Sánchez reafirma el compromiso del Gobierno para luchar contra la emergencia climática en su visita a la zona afectada por el incendio de Niebla (Huelva)
Niebla (Huelva), jueves 17 de septiembre de 2026 El jefe del Ejecutivo, acompañado por la vicepresidenta tercera y ministra para la Transición Ecológica y el Reto Demográfico, Sara Aagesen, ha mantenido un encuentro con alcaldes y alcaldesas de localidades de Huelva y Sevilla afectadas por el mayor incendio de 2026.
Fatal 'food poisoning' case actually double murder by ricin say tests
(ANSA) - ROME, 17 SET - Tests carried out in Italy and Germany have established that a mother and daughter who were thought to have died of food poisoning at Christmas in Molise were in fact deliberately poisoned with ricin, possibly by their husband/father, sources said Thursday. Sources at Italian labs and the Robert Koch Institute in Germany say there are now "certain" indications that Sara Di Vita, 15, and her mother, 50-year-old homemaker Antonella Di Ielsi, were poisoned, possibly by Gianni Di Vita, a 50-year-old former local mayor and noted accountant. There are thus grounds for investigating for double homicide, even if Di Vita is not the culprit, the sources said. The woman and her daughter were initially thought to have eaten food that had gone bad on Christmas Eve in their home in the small town of Pietracatella near Campobasso. They and Di Vita were in and out of hospital after the poisoning and five doctors are currently under investigation for possible negligence in not giving them life-saving treatment. Unlike his wife and daughter, Gianni Di Vita recovered from the poisoning. Police said they were also looking at possible suspects among the family's circle of friends and acquaintances. They are also reportedly weighing the possibility that Di Vita himself poisoned his wife and daughter and took a much smaller dose of ricin to cover his tracks. The ricin could only have been bought on the Dark Web, police said. They have posited charges of premeditated murder and, in the case of Gianni Di Vita, possible attempted murder by a third party. The plant from which the poison comes is not easy to find but is believed to be found in Lower Molise. In fact, agents have also conducted informal checks in several shops in the region. Ricin is frequently mentioned in several TV series, especially American ones, such as Breaking Bad, and was also used by the KGB to assassinate a Bulgarian journalist in the late 1970s. The 007s modified the tip of an umbrella and injected a tiny dose into his leg. Oil is also extracted from the plant's seeds, used primarily by the cosmetics industry. Once the oil is extracted, the solid residue of the seeds, called castor oil cakes, is used in organic farming as a nitrogenous fertilizer and, secondarily, as a natural mole repellent. Some ricin-derived products are readily available, but only the seeds, through a special treatment, are transformed into a deadly toxin, whose effects are lethal even in minimal doses. (ANSA). Read article...
Fatal 'food poisoning' case actually double murder by ricin say tests- Diplomatik17 Eyl
En directo: Pedro Sánchez preside el acto de presentación del proyecto del Valle Andaluz del Hidrógeno Verde en Palos de la Frontera
Palos de la Frontera, Huelva, jueves 17 de septiembre de 2026 El jefe del Ejecutivo estará acompañado por la vicepresidenta tercera y ministra para la Transición Ecológica y el Reto Demográfico, Sara Aagesen; el presidente de la Junta de Andalucía, Juan Manuel Moreno Bonilla; y el delegado del Gobierno en Andalucía, Pedro Fernández.
VP Duterte should be ‘last person’ to seek Marcos resignation – solon
MANILA, Philippines — Vice President Sara Duterte is “the last person” who should ask President Ferdinand Marcos Jr. to resign because of a “conflict of interest,” Lanao del Sur Rep. Zia Alonto Adiong said Thursday. Adiong explained that this was clearly a conflict of interest on Duterte’s part, as she is the main person who
Sara Duterte fails to remove QC judge from threats case
MANILA, Philippines — The Quezon City judge who issued an arrest warrant for Vice President Sara Duterte—and who later got an online bashing from her supporters—will stay on her grave threats case. Judge Maria Angelica de Ramos of the Quezon City Regional Trial Court (RTC) Branch 98 denied Duterte’s motion seeking the judge’s inhibition from
Suriye Cumhurbaşkanı Şara'dan 'tarihi dönüm noktası' açıklaması
Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed Şara, uluslararası yaptırımların kaldırılmasının ülke için tarihi bir dönüm noktası olduğunu ve Suriye'nin adeta yeniden doğduğunu belirtti. Şara, Suriye’nin yatırım, enerji ve gıda alanında büyük fırsatlar sunduğunu belirterek, Körfez ülkeleri başta olmak üzere birçok Arap yatırımcının ülkeye yöneldiğini dile getirdi.
Suriye Cumhurbaşkanı Şara: Yaptırımların kalkmasıyla ülke yeniden doğdu
Dubai'de düzenlenen Arap Medya Zirvesi'nde konuşan Şara, 1979'dan bu yana uygulanan kısıtlamalar nedeniyle Suriye'de finans ve bankacılık sistemlerini tanımadan yetişen nesiller olduğunu söyledi. Şara, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman'ın ABD Başkanı Donald Trump nezdindeki girişimlerinin, Suriye'ye yönelik yaptırımların kaldırılmasını sağlayan tarihi kararda etkili olduğunu ifade etti. 'SELAMETE ÇIKARACAĞIZ' Yaptırımlarda Suriye halkının hiçbir sorumluluğu olmadığını vurgulayan Şara, "Yaptırımların kaldırılmasıyla Suriye üzerindeki prangalar kırıldı. Bundan sonraki süreçte doğru politika ve adımlarla bu gemiyi selamete çıkaracağız" dedi. Şara, Suriye’de 60 yıl süren idari yolsuzluk ve baskı döneminin sona erdiğini, istikrarın sadece Suriyeliler için değil tüm bölge için büyük bir kazanım olduğunu kaydetti. Ülkenin içinde bulunduğu geçiş dönemini ve ekonomik hedefleri değerlendiren Cumhurbaşkanı Şara, Suriye’nin artık uluslararası kamuoyunda bir "kriz alanı" olarak değil "büyük bir fırsat" olarak görüldüğünü söyledi. Cumhurbaşkanı Şara, sözlerine şöyle devam etti: "Suriye artık çatışmaların merkezi olmaktan çıkarak istikrar adasına dönüştü. Bugün ülkemiz, Doğu ile Batı arasında güvenli bir ticaret koridoru ve enerji tedarik zincirlerinin güvencesi olarak görülüyor." '100 MİLYONUN ÜZERİNE ÇIKABİLİR' Şara, Suriye’nin yatırım, enerji ve gıda alanında büyük fırsatlar sunduğunu belirterek, Körfez ülkeleri başta olmak üzere birçok Arap yatırımcının ülkeye yöneldiğini dile getirdi. Suriye’ye yatırımların peş peşe geldiğini ve iyi rakamlara ulaşıldığını kaydeden Şara, "Bazı mutabakat zaptları imzalandı ve bunların bir kısmı fiilen uygulamaya konuldu." diye konuştu. Enerji arzının stratejik alternatifler arasında yer aldığını belirten Şara, Suriye'nin gıda üretimi açısından da önemli bir potansiyele sahip olduğunu vurguladı. Şara, "Suriye, mevcut tarımsal teknolojiler kullanılmadan dahi yaklaşık 70-75 milyon insanı besleyebilecek kapasiteye sahip. Nüfusumuz ise 25-30 milyon civarında. Modern tarım teknolojilerinin kullanılmasıyla bu kapasite 100 milyonun üzerine çıkabilir." ifadelerini kullandı. Suriye Cumhurbaşkanı Şara, ülkesinin geleceğine ilişkin vizyonunu paylaşarak, Suriye'nin ekonomik büyüme sağlayan güçlü ve istikrarlı bir ülkeye dönüşmesini hedeflediklerini söyledi. En büyük sermayelerinin toplum olduğunu vurgulayan Şara, vatandaşların onurunu, bağımsızlığını ve izzetini koruyacaklarını aktardı. 'MEDYANIN SORUMLULUĞU AĞIR BİR EMANETTİR' Yaşanan her olayda medyanın sorumluluğuna da vurgu yapan Şara,"Medyanın sorumluluğu ağır bir emanettir. Tarafsızlık, bilginin doğruluğu ve güvenilirliği esastır. İnsanların zihinleri medya mensuplarının ağzındaki bir emanettir." görüşünü dile getirdi.
Suriye Cumhurbaşkanı Şara, yaptırımların kaldırılmasıyla ülkesinin yeniden doğduğunu söyledi
Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed Şara, uluslararası yaptırımların kaldırılmasının ülke için tarihi bir dönüm noktası olduğunu ve Suriye'nin adeta yeniden doğduğunu belirtti.
Sayın Bakanımızın Suriye’yi Ziyareti, 13-14 Eylül 2026, Şam
Bakanımız Hakan Fidan, Suriye Dışişleri Bakanı Esad Hasan Şeybani ile biraraya geldi. Görüşmenin ardından Ortak Basın Toplantısı düzenlendi. ##dinamik:gallery:gla|src=/images/enformasyon/gg/sayin-bakanimizin-suriye-yi-ziyareti--13-14-eylul-2026--sam-1/## Bakanımız Hakan Fidan, Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed Şara tarafından kabul edildi. ##dinamik:gallery:gla|src=/images/enformasyon/gg/sayin-bakanimizin-suriye-yi-ziyareti--13-14-eylul-2026--sam-2/##...
Biofuels could be a quick energy solution – but are they worth the climate risks?
Biofuels could be a quick energy solution – but are they worth the climate risks? The World Today iallan.drupal 7 September 2026 Interview: Patrick Schröder tells Sara Seth how the growth in biofuel production following the Gulf energy crisis is increasing pressure on agricultural land and exacerbating global food insecurity. You wrote a forthcoming paper with Bhargabi Bharadwaj and Richard King called ‘The problem with biofuels as a response to the Gulf energy supply shock’. What are biofuels? Biofuels are produced from organic materials, for example ethanol made from sugar cane and biodiesel from corn. Before the global energy crisis triggered by the Strait of Hormuz blockage, biofuel production was projected to grow by only 0.9 per cent a year. We calculate there will now potentially be an 11 per cent increase in biofuel production each year up until 2030. This is because countries are looking at strategies to reduce the effect of oil price volatility and to ensure there’s sufficient domestic fuel supply. Rolling out electric vehicles or solar and wind power takes time and often requires foreign technology. Biofuels are a quicker solution that can be implemented domestically, and the fuel is compatible with existing systems. What are the risks of greater biofuel production? 36 million hectares of additional agricultural land will be required by 2030 to sustain the increased production of biofuels. The projected increase in production would require an extra 36 million hectares of agricultural land by 2030 – an area similar to the size of Germany. The growth of biofuels has been relatively slow until now, partly because they are not as sustainable as they may sound. If you look at the full life cycle of emissions, including those from converting land for crop production, often from forest, the biofuel carbon footprint is sometimes higher than that of conventional fuel. Biofuel production also adds to increasing food insecurity. India is already using surplus rice to make biofuel, which is problematic given the risk of global food shortages. This year, the super El Niño weather event causing worldwide droughts and the fertilizer shortages due to the Hormuz crisis is creating a perfect storm for low crop yield. What does your paper recommend? We would like policymakers to prioritize the use of land for food production rather than biofuels. We also recommend using waste products from harvests before relying on crops grown solely to turn into biofuels.
Nadia Murad: ‘Yazidis are still looking for justice’
Nadia Murad: ‘Yazidis are still looking for justice’ The World Today iallan.drupal 8 September 2026 The human rights activist and Nobel Peace Prize Laureate speaks to Sara Seth about her journey from a prisoner of ISIS to her global mission to support survivors of conflict-related sexual violence – and why she nearly gave up her campaign. Nadia Murad is an Iraqi-born Yazidi human rights activist. In 2014, Islamic State attacked her village, Kocho, in Sinjar, northern Iraq, killing many, including Murad’s mother and six brothers, and imprisoning her. The ISIS genocide claimed around 5,000 lives and forced thousands of Yazidi women and girls into sexual slavery. After escaping captivity, she became an advocate for justice and survivor-centred recovery and was awarded the Nobel Peace Prize in 2018 for her efforts to end sexual violence as a weapon of war. She founded Nadia’s Initiative to help rebuild communities in crisis and advance the rights of women and survivors worldwide. Your first book was published in 2017, which documents the three months you were held captive, raped and tortured by ISIS. Why did you decide to write your new book ‘I Choose My Beginning: A Story of Courage and Activism’? I wrote my first book during a very difficult time of my life. I was still receiving news about family members who were missing, in captivity or who had been killed. I believed it was important to tell the world that rape isn’t just a small side effect of war, and it comes at a very high personal cost. It was a testimony to document what ISIS did while my memory was fresh. In my second book, I discuss those crimes, but they are only part of why I do what I do. I tell the stories of other women, and of what came after my escape, including rescuing other captives. Yes my community, the Yazidis, became known for the crimes committed against us. But equally important is the feminism I inherited from my spirited mother; my relationship with my now-husband and my independence since captivity, which includes telling my story on my own terms and becoming a real activist, student and wife. You write about the pressures of being an activist. What were they? Suddenly I was told to make my whole life about activism, to never say no to an interview. In my community in Iraq, women are always expected to act in a certain way. But being an activist was on a new level. If you talk about rape, there are expectations to dress in a certain way – and even smiling can make people doubt your testimony. These expectations were the hardest part. I loved make-up growing up and I had this crazy idea of opening a beauty salon. And then suddenly [after I escaped from ISIS] I was told to make my whole life about activism, to never say no to an interview, a meeting or a speech. I don’t think that makes you a perfect activist. I was close to giving up. In 2022, several countries, including the UK, Canada and Ukraine, adopted the Murad Code, a global set of standards for interviewing survivors of conflict-related sexual violence. Why did you create this and what are its aims? A lot of people have good intentions when they document rape as a weapon of war, but don’t know how to approach survivors. It’s a short document that I created together with other survivors, the British government and other partners to give information to those who are interested in documenting conflict-related sexual violence on how to give survivors the chance to share what they want to share while ensuring that they don’t re-traumatize them. A lot of people have good intentions when they document rape as a weapon of war, but many don’t know how to approach survivors. My sisters and I grew up in a small remote village, and we didn’t know the difference between a prosecutor, a journalist and an aid worker. Often, we would give our story without knowing what would happen to it. UN Women now uses the code. Journalists, NGOs and governments are also using it. When I was in Ukraine, I met survivors who had a copy of the code in their own language, and that showed it’s having an impact. How did you balance the pursuit of personal justice for your family and friends with your advocacy for other survivors of sexual violence? When you’re an activist, you can’t just focus on personal justice for yourself and your family. The moment I realized that rape as a weapon of war is not unique to Iraq, I realized that my community was bigger than the Yazidis: it’s the worldwide community of survivors of conflict-related sexual violence. On the other hand, my family and I just want closure. You can’t move forward when you know that the remains of your loved ones are in a building in Baghdad waiting to be identified. We don’t know where my niece, Nasreen, was buried. Justice for her mother and my family means finding her and burying her in our homeland. — Nadia Murad, third right, with her lawyer Amal Clooney, UN secretary-general António Guterres, left, and Heiko Mass, the then German foreign minister, at a UN Security Council meeting in 2019 to discuss sexual violence in conflict. Photo: Thomas Koehler/ Getty Images. When I first met my lawyer, Amal Clooney, she said that even with all the evidence we have, the road to justice is long, and it can be dark, and we will have to be patient. She said we might work for years bringing evidence and testimonies, and we may not get the result we want, but the fight for justice is worth it. In 2021, a former member of ISIS was convicted of genocide in a German court, the world’s first judgment on atrocities against the Yazidis. Several other convictions followed. How has the Yazidi community responded to those? Those prosecutions were important not just for Yazidis, but for survivors globally. The very first case was in Germany where my cousin was the victim [she and her daughter were enslaved by ISIS in 2015] and it gave hope by sending a clear message that anyone who has committed such crimes and comes to Germany will be prosecuted. Why is Iraq prosecuting ISIS as members of a terrorist organization instead of charging them for raping nine-year-old girls? But a lot of the time, Yazidis are looking for Iraq to deliver justice at home. The survivors and their testimonies are there, and UNITAD, the UN team created to collect and preserve evidence of war crimes, crimes against humanity and genocide committed by ISIS, has all the evidence stored in a building in New York. Everything is there, so why is our own country prosecuting them as members of a terrorist organization instead of charging them for raping nine-year-old girls and killing children?
Nadia Murad: ‘Yazidis are still looking for justice’Partnership Between Italian and British Universities Grows; Embassy Promotes Dialogue
(ANSA) - LONDRA, 11 SET - Strengthening collaboration and dialogue between universities on the island and the peninsula: this is the goal of a new initiative supported by the Italian Embassy in London, which this week hosted the Italy-UK University Partnership Day, an event organized in collaboration with the Uni-Italia association to foster partnerships between universities and AFAM institutions (Higher Education in Art, Music, and Dance) and provide updates on the United Kingdom’s re-enrollment in the Erasmus+ program. Deputy Head of Mission Riccardo Smimmo opened the proceedings by highlighting the great international appeal of both the British and Italian university systems and emphasizing the value of Erasmus+, a program that offers students and academics particularly enriching professional and personal experiences. The panel, moderated by Professor Giuseppe Kito Fusai, featured representatives from Uni-Italia, Indire, and the British Council. Marco Calvi, head of the international promotion and marketing unit at Uni-Italia, presented the association’s activities. Founded to attract international students to Italy, the association now also supports institutions in establishing academic partnerships. Next to speak were Sara Pagliai, director of Indire—the national agency responsible for managing Erasmus+ in Italy—and Eduardo Ramos, director of university systems and internationalization at the British Council, which manages Erasmus+ for the United Kingdom. Both highlighted the goal of increasing British student mobility to levels even higher than those seen before Brexit. Italy has recently surpassed France and Germany to become the second most popular destination in the world (after Spain) for international students, and the fourth for British students. The internationalization of the academic system in the UK remains very high, with international students accounting for about 25% of the student body, while one in three faculty members comes from abroad. There are also 700,000 “transnational” students studying at overseas campuses of British universities. Sam Herman-Wilson, from the UK Department for Education, outlined London’s priorities regarding Erasmus+: the main goal is to create valuable experiences for participants and forge links between the education systems of different countries. Andy Burnham’s government also aims to make the initiative more inclusive and accessible, offering maximum flexibility to encourage participation by students and staff with special needs or financial constraints, or those from remote areas. At the end of the discussion, representatives from the approximately 40 institutions in attendance held a networking session to explore opportunities for collaboration and partnerships. Read article...
Erasmus is participating in the Italy–UK University Partnership Day
(ANSA) - ROMA, 10 SET - Erasmus+ marks a new phase in cooperation between Italy and the United Kingdom. Sara Pagliai, coordinator of the Erasmus+ National Agency Indire, participated in the Italy–UK University Partnership Day, organized by the Italian Embassy in the United Kingdom, to discuss the opportunities that the program will open up starting in 2027 for universities, students, and institutions in Italy and the United Kingdom. Even after 2021, exchanges did not stop, but the network of collaborations between institutions has weakened. The goal is to rebuild it and make it even stronger. According to Erasmus+, this means not only reclaiming an important destination but also revitalizing academic cooperation, building new partnerships, and offering greater opportunities for study, training, and growth to future generations. To this end, Erasmus+ Indire is participating in the EAIE Conference and Exhibition in Glasgow, one of the leading international events dedicated to cooperation and the internationalization of higher education. Together with Uni-Italia, the agency is located in the “Study in Italy” Pavilion, the space dedicated to promoting the Italian higher education system and developing new opportunities for collaboration with international partners. The pavilion brings together 40 Italian higher education institutions, including universities, institutions of higher education in the arts, music, and dance, and high schools, offering a showcase of the richness and diversity of Italy’s educational offerings. The “Study in Italy” Pavilion thus serves as a space for networking and exchange, fostering institutional meetings and the establishment of new collaborations between Italian institutions and their international partners. Read article...
Palace denies alleged Marcos plot vs Sara Duterte
MANILA, Philippines — Malacañang on Monday refuted statements made by Vice President Sara Duterte that she had received information back in 2024 regarding President Ferdinand R. Marcos Jr.’s alleged plans to “attack” her and issue an International Criminal Court (ICC) warrant against her father, former President Rodrigo Duterte. At a briefing, Palace press officer Claire Castro
Palace denies Sara Duterte’s claim on plan to ‘attack’ her
MANILA, Philippines — Malacañang on Monday refuted statements made by Vice President Sara Duterte that she had received information back in 2024 regarding President Ferdinand R. Marcos Jr.’s alleged plans to “attack” her and issue an International Criminal Court (ICC) warrant against her father, former President Rodrigo Duterte. At a briefing, Palace Press Officer Claire Castro
Philippines’ Vice President Faces Arrest Over Assassination Threats
A court issued a warrant for Sara Duterte, who is accused of having threatened President Ferdinand R. Marcos Jr. and two of his relatives.
Filipinler'de Devlet Başkan Yardımcısı Duterte için tutuklama emri çıkarıldı
Filipinler'de mahkeme, Devlet Başkanı Ferdinand Marcos Jr. ve yakınlarına "ölüm ve suikast tehdidinde bulunmakla" suçlanan Devlet Başkan Yardımcısı Sara Duterte hakkında tutuklama emri çıkardı.
After SDF dissolution, how will al-Sharaa treat Syria's Kurds?
This article, which originally appeared in Arab Digest, is republished with permission. Last week, Syria’s Kurds entered a new stage in their struggle for political recognition. The Kurdish-led Syrian Democratic Forces (SDF) formally announced their dissolution as part of a complicated process of integration into the Syrian state. Shortly after the announcement, interim President Ahmed al-Sharaa appointed SDF commander Mazlum Abdi as a presidential adviser. After more than a decade as a major military actor in the Syrian conflict, particularly in the fight against the Islamic State, the SDF’s dissolution marks a dramatic transition for Syria’s Kurds, shifting their struggle from the military arena to the political sphere. But in Syria’s complex and fragile post-conflict transition, the reality is not as simple as it may appear from Damascus. The integration process, which began in January 2026, has been marked by distrust, tensions and occasional violence. If anything, this suggests that the next stage will likely bring its own set of challenges. Integrating the SDF and granting its leaders a degree of political power, at least at the local level, will not therefore, by itself, resolve the Kurdish question. Measures taken by the Syrian government such as recognising Kurdish as a national language, though not an official one, and granting citizenship to those who were stripped of it in 1962 are commendable steps, but they are certainly not enough to make Syria’s Kurds feel that they have a meaningful stake in the country’s national politics. The deeper problem is that, despite Syria’s status as a transitional country, there is little evidence of a genuine political transition taking place. The developments surrounding the SDF should therefore not be viewed as part of a broader, inclusive political process. Rather, they are the product of several converging pressures: Damascus’ desire to recentralise power, Ankara’s insistence on the dissolution of the SDF and, most importantly, Washington’s preference to move away from its partnership with the SDF and redirect its support from northeastern Syria toward Damascus. For Syria’s Kurds, their demands can broadly be divided into two categories. The first concerns their longstanding struggle for basic ethnic, cultural rights, and political representation. Historically, successive governments in Damascus deprived Syrian Kurds of fundamental rights, including by restricting their language, confiscating their lands and suppressing their cultural expression. The second category emerged during the Syrian war, when the Kurds established de facto self-rule across nearly one-third of Syria’s territory. This period allowed them to exercise governance for more than a decade with little to no effective authority from Damascus. Before the Syrian conflict, Kurdish demands were largely centred on the first category. The experience of self-rule, however, has expanded those demands to include greater autonomy, self-government, and decentralisation. The SDF’s dissolution, and the resulting abandonment of its pursuit of a decentralised system, should therefore not be mistaken for an indication that Syrian Kurds no longer want these forms of governance. Nor should the SDF and its political affiliates be assumed to represent all segments of Kurdish society in Syria, estimated at roughly three million people. Part of the Kurdish call for decentralisation in Syria is aimed at guaranteeing a meaningful degree of self-governance in Kurdish-majority areas. But decentralisation is not solely about securing special arrangements for the Kurds. It is also about ensuring that Syria as a whole does not return to the heavily centralised system that allowed successive governments in Damascus to suppress political freedoms, marginalise minorities, and concentrate power in the hands of the central government. For Syrian Kurds, therefore, decentralisation is both a means of protecting their own political gains and a broader safeguard against the return of authoritarian centralism. This distinction is particularly important as Syria enters a new phase with the Kurds. Even if Damascus were to agree to address the Kurds’ domestic demands, including language rights, political representation, and cultural recognition, those gains would remain vulnerable if the broader political system continued to concentrate power in Damascus. Without meaningful political participation, institutional checks on executive power, and some form of decentralised governance, Kurdish rights could ultimately depend on the goodwill of the central government rather than being protected by durable political institutions. The situation of other communities in Syria reinforces this concern. Damascus is not remotely close to resolving the case of the Druze in the south, where tensions between the central government and local actors remain unresolved. The Druze-majority of Swaida is effectively under siege. The situation among the Alawites in the coastal region remains tense following the violence in March 2025. Meanwhile, Christians across the country continue to face occasional harassment and intimidation by armed groups affiliated with the government. The challenges facing other minorities demonstrate that the question of political inclusion and power-sharing extends well beyond the Kurdish issue. Syria’s transition will ultimately have to address how different communities can exercise meaningful political agency while remaining part of a unified state. In short, long-term security for the Kurds cannot be guaranteed solely through an agreement between Damascus and the SDF. Their gains will be sustainable only if Syria develops a political system in which power is dispersed, local communities have a meaningful voice in governance, and political rights are protected through a modern constitution, regardless of who controls the central government.
SDF'nin feshi sonrası Şara'nın Kürt politikası mercek altındaSpeakers call for coordinated national response to malnutrition crisis
ISLAMABAD: Pakistan’s persistent malnutrition crisis requires a coordinated national response linking nutrition, family planning, food security, healthcare and population management, speakers told the Act for Nutrition conference on Thursday. They warned that fragmented policies and inconsistent implementation were undermining efforts to tackle stunting, anaemia and other forms of malnutrition, while stressing the need to treat nutrition as an investment in the country’s human capital and economic future. At the conference, organised by DawnMedia and titled ‘Act For Nutrition: The Emergency We Can No Longer Ignore’, speakers called for food and nutritional security to be recognised as fundamental rights. Khyber Pakhtunkhwa Chief Minister Sohail Afridi, in a video message, said his government was establishing facilitation centres to address malnutrition among pregnant women and young children. In his message to the conference, he said the provincial government was working on the issue under the vision of PTI founder Imran Khan. Experts link nutrition with family planning, food security, healthcare and population management He also thanked DawnMedia for highlighting malnutrition and other social issues. Dr Shabana Haider, former Member Population at the Planning Commission, called for a consistent national narrative on population and nutrition. She said conflicting messages on family size and pregnancy planning had created confusion and urged the government to develop a clear policy around which development partners, the private sector and other stakeholders could align. She said Pakistan could not address its nutritional challenges without recognising population dynamics, adding that the country would also be unable to benefit from its demographic dividend without investing in nutrition. “Policies alone are not enough,” she said, noting that population had long been neglected as a national priority. Dr Fazal Majeed, former Director of Nutrition at the Directorate General Health Services, KP, said the national stunting rate stood at around 40 per cent, rising to 48pc in the province’s merged districts. Nearly 40pc of women of reproductive age were also anaemic, he added. He described malnutrition and family planning as closely interconnected challenges, while identifying fragmented service delivery, difficult geography and security concerns as major barriers in KP. Public health professional from Sindh Dr Talib Lashari said the link between nutrition and family planning was well established but poorly implemented in Pakistan. He said public health programmes had traditionally been designed and funded separately, resulting in isolated implementation rather than coordinated action. Adviser to the finance minister Adnan Pasha Siddiqui called for nutrition to be treated as capital expenditure rather than merely a health expense. He estimated the annual economic cost of malnutrition at $17 billion, warning that inadequate investment in nutrition was suppressing labour productivity and imposing a structural burden on the economy. World Bank senior health specialist Sara Shahzad said nutrition was being viewed through a human-capital lens. She noted that 30-40pc of stunting occurred before birth, making maternal health, the first 1,000 days of life and adolescence critical periods for intervention. Population Council representatives also warned that Pakistan’s 2.55pc population growth rate would place increasing pressure on resources, food security and public services, underscoring the need for an integrated approach to nutrition and population planning. Published in Dawn, September 4th, 2026
Pakistan'da Beslenme Krizi İçin Entegre Sosyal Koruma Çağrısı